İNSAN KEMALİYE'DE DAĞDAN YÜCE
Degerli Hocalarım, Dostlarım, Yol Arkadaşlarım,
Kemaliye'nin o büyülü ortamında geçirdiğimiz
unutulmaz günler için hepinize ayrı ayrı
teşekkür ederim.
Istanbul'a döndükten sonra, sizleri, bölüştüklerimizi
anıların sıcaklığıyla bir kez daha yaşadım...
Bu notlarımı ekte sizlere sunuyorum.
Yazının kısaltılmış hali, bazı fotoğraflarla birlikte
bu pazar günü çıkacak Aydınlık dergisinde yer alacak.
Hepinize tekrar teşekkür ederim. Yeni bir gezide birlikte
olmak dileğiyle...
Saygılarımla,
Hüseyin Haydar
İnsan burada dağdan yüce!
HÜSEYİN HAYDAR
Kafdağının ardından geliyorum. Sarhoşum. Üstelik, sunulandan fazlasını da
aşırıp içmişim. Ölçüyü kaçırmışım yani. Öyle böyle değil, günlerdir
kendime gelemiyorum. Çıkamıyorum bu düş dolamacından. Dolanmışım bağların
üzümlerine, cevizlerin, bademlerin gazellerine, dutların, otların
şerbetlerine. "Bırak yakamı ey ulu yurtluk!" diyorum. "Bırakamam," diyor,
"Bırakırsam, gider gelmezsin!"
Birkaç günde gönül sarnıcımı doldurup taşıran o türkü baskını, yapacağını
yapmıştı. Gördüklerimin, tattıklarımın, dokunduklarımın, duyumsadıklarımın
büyüsünden kolayca kurtulamayacağım besbelli. Bir an önce söze girişmeli.
Ama nereden başlamalı? Hangi evin penceresinden, hangi dağın yücesinden,
hangi çeşmenin tarihçesinden, hangi caminin kitabesinden, hangi türkünün
hecesinden söz ipliğini ağır ağır çözmeye dursak?
SAĞOLASIN HACI AĞABEY
Neydi o! Göğe değen boz dağdan kurtulup da birden, ucalara çıkan? Neydi,
Başbağlar tarafından, vakitli vakitsiz kendini gösteren, dertli bir
dolunay! Ablak, yuvarlak somun ekmeği, başını Munzur'un sıkı yastığına
dayamış, Özden Konağında çalan klarneti dinliyor: "Kız kaldır peçeleri,
kız kaldır peçeleri!" Ay diyor ki: Sağolasın Hacı Ağabey! Öyle daralmışdım
ki! Ben de daralmışım ey tanrıça, ay tanrıça. Ruhumun yongası nicedir
zayıflamıştı. Bilinç atım yorulmuş, akıl ışığım nicedir körelmişti. Ey
yurtların hası. Bağına bahçana girdim, dağına daşına durdum, arıt beni,
güç bağışla bana. Şair bahanesiyle gönlünün penceresinden baktım da orada,
oynayan iki çocuk gördüm: Birinin adı Taş, öbürünün adı İpek! Dalgınlıkla
bir daha baktım ki: Birinin adı Gurbet, öbürünün adı Hasret!
DAHA İYİ BİR ÇEŞME
Kozlupınar Köyünün kitabeli çeşmesinin tatlı dili su gibi akar. Bizi
görünce, çeşme ananın dilinden şu sözler döküldü: "Niçin terk etti bizi
çocuklarımız? Daha iyi bir çeşme, daha iyi bir ceviz ağacı, daha şefkatli
bir ana mı buldular?" Gönül Hanım (Önderoğlu) eliyle serin taşı bir daha
okşarken, "Hayır, daha iyisini bulamazlar," diyor "Bu imkansız. Ben
bulamadım ki!" Sinema Yapımcısı Ahmet Şişman ise dayamış başını ulu bir
ağaca. "Gördün mü Ahmet başına geleni?" der gibi, gezinen arkadaşlara,
çeşmeye, evlerin pencerelerine, yerde yürüyen siyahbeyaz kediye, yaprağını
sarartan kavağa bakarken donup kalmış: Ne düşünüyor şu anda, neler geçiyor
aklından? Bir filme "motor!" demiş de, "bu dizi hiç bitmez," diye mi
düşünüyor?
CEVİZ ALTINDA ELMA
Köy, "Kozlupınar" adını, içindeki ceviz ağaçlarıyla çevrili pınarından
almış. Cevizlipınar, denilmek isteniyor. Eski Türkler cevize "koz"
derlerdi. Yunus'un dizelerini anımsadım: "Çıktım erik dalına anda yedim
üzümü/Bağıban görüp söyler niçin yersin kozumu!" Bu mevsimde (Ekim) yüksek
gür yapraklı cevizler savmış, ama elmalar bol ve olgun. Bahçenin hemen
kıyısında diklenen incecik bir elma ağacı, dallarını kıracak kadar yere
eğmiş, kucaklarımızı irice, kokulu elmalarıyla dolduruyor. Geziyi
düzenleyen, Kemaliye Folklor ve Turizm Derneği Başkanı Hacı Hüseyin Duru
topladığı elmaları çevresine ikram ediyor. Kemaliye Uygarlıklarını
Araştırma Komitesi'nin değerli üyesi mimar Doğan Hasol Hoca, elmalarını
yemeyi unutmuş, dört beş katlı bir evin boyuna bosuna dalıp gitmiş. Birden
ayılıp, "Şuraya bakın" diyor bize, "Evin duvarı nasıl da alttaki kayayla
bütünleşmiş. Dayanıklı ağaç hatıllar, taş duvarı kademe kademe güvenceye
alıyor. Bir de şu pencereler, müthiş." Evin gözleri, diyorum ben de
onlara. Köyün her yanını gören bu gözlerin birinden, güleç bir kadın
pancurları iki yana açarak dışarı uzanıyor. Gönül Hanım yukarı bağırıyor:
"Köyünüz çok güzel!"
ELİBÖĞRÜNDE KONUŞTU
Doğan Hasol diyor ki: "Eliböğründe'ler, buraya özgü bir biçim taşıyor."
Mimarımızı dikkatle ve hayranlıkla dinleyen Doğu Perinçek, bana dönüp,
"Eliböğründe, ne kadar güzel bir sözcük, değil mi?" Eliböğründe'lerden
biri hemen, bulunduğu köşeden sesleniyor: "Ey ustalar, bilimciler bizi
duyun artık! Üstümüzdeki odalarda yürüyen çocuklar, gelinler bir adım
fazla atsın diye, evi yanlara doğru biz genişlettik, fazla yükü biz
omuzladık. Yükümüz ağırsa da yüksünmeden taşıyoruz yüzlerce yıldır. Elimiz
böğrümüzde ve yerimizden bir milim kımıldamadan bekliyoruz. Ama taşınması
çok zor bir şey var burada. O gelinler, oğullar bırakıp gitti bizi. İşte
bu duyguyu taşımakta zorlanıyoruz. Adına ne derseniz deyin. Terkedilmek
mi, yalnızlık mı, kimsesizlik mi?"
YÜREK YAVAŞ YAVAŞ
Adı Kemaliye, soyadı Eğin. Adı ata yadigarı yiğitliğin adı, soyadı onurun,
dostluğun, alçakgönüllüğünü nişanı. Burada bağlar, akşamla birlikte perde
perde kararır? Burada yürekler yavaş yavaş açılır, sevgi ağır ağır
demlenir, tutkuya dönüşür. Burada, seher vaktinde perde perde aydınlanır
evlerin camları. Sabah yıldızının solduğu dakikada, daracık taş
sokaklardasınız. İne çıka yürürsünüz. Haydi gelin, birlikte Apçağa Köyüne
gidelim. Güneş doğacak ve günışıkları Yayladamı, Aslanoba, Yeşilyamaç,
Toybelen üzerinden aşıp gölgelerimizi Sırakonak yönüne yatıracak.
TARİHİN HUZURUNDA
"Orda bir köy var uzakta/O köy bizim köyümüzdür" diyen Apçağalı Ahmet
Kutsi müzesinin düzgün taş duvarının önünden, çocukluğumuzun uygun
adımlarıyla geçiyoruz: Gitmesek de gelmesek de!" Apçağa Camisi, Fırını,
Rıfat Çakmakcı'nın şirin marketi, Çay Ocağı, Okuma ve Sohbet Odası.
kültürle yoğrulmuş nice yapının karşılıklı sıralandığı, hafif meyilli
şirin bir caddeye geçiyoruz. Adı: Sadık Perinçek Caddesi. Burada biraz
duralım. Sadık Perinçek, eski yargıtay başsavcı yardımcısı, on altı yıl
milletvekili ve Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcılığı yapmış,
Türkiye'nin ünlü siyasetçilerinden. Aynı zamanda İşçi Partisi Genel
Başkanı Doğu Perinçek'in babası. Başka bir deyişle, Apçağa köyüne Gemürgâp
kayalarını yararak su getiren Adagüzel Ağa'nın torunu. Dede-torun derken,
o an Kemaliye'de taş ustalığını sürdüren Adıgüzel Ağa'nın son kuşak torunu
Mustafa Kopan usta da yanımızda beliriyor. Haydi gelin, tarihin huzurunda
bir fotoğraf çektirelim.
HALDEN ANLAYAN GÜNEŞ
Apçağa İlkokulunun yanından süzülüp biz de çıktık, Apçağa'nın Kayabaşı
burcuna. Bir kartal yuvası. Kaya suyuyla demli çayımız bitmiyor.
Kahvaltıda bal, kaymak, ceviz yemişiz. Ceviz deyince, Mimar Eray Bey, Şule
Hanım (Perinçek)'a eğilip diyor ki: "Günlerden bir gün burada kahvaltı
yaparken, birden masamızda bir sincap belirdi. Allah aAllah! Sincap
yüzümüze baktı, tabaktaki cevizi alıp şurdan aşağı atladı gitti." Başımızı
çevirip derin vadiye bakıyoruz. Aşağıda suyu iyice çekilmiş Fırat'ın kolu,
kurak yazdan kurtulmaya çabalıyor. Kıyıdan başlayıp dağ ortalarına dek
tırmanan sıkı dokulu, geniş, sakin bağlar içine çekiyor insanı. Bizim
aradığımız da bu: Dünyayı kanatlarımızın altına alıp masal ülkesine doğru
süzülsek mi? Kayalar kızarıyor, gün parıl parıl. Haydi sen de kanatlarını
aç, geçelim yukarı Fırat'ın iman tahtasının üstünden. Döne döne inelim
uygarlığın dibine. İster Keban de adına, ister Karasu! Kemaliye Belediye
Başkanı Mustafa Haznedar, kahvaltıda diyor ki "Bu güneş Fırat güneşi,
Kemaliye güneşi. Bu mevsimde, konuklar için böyle istekle parlıyor." Günün
parlak resmine bakıp, "işte, uygarlık güneşi böyle olur," diye geçiriyorum
içimden.
KAYADA YETİŞEN CEVİZ
İnsanı derin bir sevince doğru çeken, bu nasıl bir yurt tutkusu? Zor elde
edilen varlıklar daha değerli olurmuş. Kemaliyeli ne kazanmışsa, dişiyle
tırnağıyla, alnının teriyle, kayalarla savaşarak kazanmış. Burada yaşayan
uygarlık, belli ki insan emeğinin en kutsal birikimleriyle taçlanmış.
Bunun en güzel yansıması Apçağalı Doğu Perinçek'in övünç dolu mutluluğunda
gözleniyor. "Hüseyin Haydar!" diyor, Doğu Ağabey, karşıdaki kayaları
göstererek. "Görüyorsunuz, burası Apçağa köyü. Şu kayaya bir bakalım.
Tırnaklarını kayalara geçirmiş bir köy. Başkaları toprak için ölürken biz,
Apçağalılar kaya için ölüyoruz. O kayaların üstünde sekiler yapılmış, bir
metre toprak için beşmetre duvar örüyor zamanında babannelerimiz,
dedelerimiz. Elleriyle kayaları ovalıyorlar, sekilere seriyorlar. Adeta
kayaları eritiyorlar. Orada da ceviz yetiştiriyorlar."
BURDA İNSAN DAĞDAN YÜCE
Bir an duralıyor Apçağalı Doğu, gözleri ışıldıyor: "Şimdi Türkiye zor bir
döneme giriyor. Yine böyle kayalarla savaşacağı bir döneme giriyor.
Türkiye'mize bu modeli öneriyoruz. Kayaları yenmek, kayaları yarmak,
yırtmak, Ergenekon'dan çıkmak. Burada, insan emeğinin gücünü, büyüklüğünü
görüyoruz. Nedir? Kayaların üzerinde bir uygarlık kurmak. Şu evleri
görüyorsunuz. Dört katlı, beş katlı. Otuz odalı, kırk odalı. Köy burası.
Şehir değil. Payıtaht değil. Bu çok büyük uygarlık birikimi. Tüm
Türkiye'yi, Kemaliye'yi incelemeye davet ediyoruz: Dağların arasındaki
uygarlık! İnsa burada dağdan daha yüce!"
KAZANAĞZI ÇİÇEĞİ
Karasu taa aşağıda, bu sözleri duydu sanırım. Görev gereği çekilmiş eğri
kılınç gibi vadinin dibinde bunun için pusuya yatmış. Hey gidi Şevket
Gültekin, göğsünü demir korkuluğa yaslayıp gökyüzünü tef gibi çalan güzel
adam, söyle bize, bu neyin nöbetidir böyle? Açmışsın yüreğini sen de, Eğin
kayalıklarında açan "kazanağzı" çiçekleri gibi. Açmışsın gönlünü bir olur
olmaza, bir gider gelmeze, bir sever sevmeze. Kayadan patlayan su gibi
nasıl da girdin damın kapısından. Günün öğle vakti. Elinde kahve
fincanlarıyla dolu tepsi: "Olur mi olur mi, bele olur mi?"
BİR İÇSEL HEYKEL
Şevket Bey, "Akşam kavuşmadan Taşyolu'na gidelim." dediğinde, gözümün
önüne, yerleşim yerlerinin birinde, kayalara oyulmuş küçük bir taş geçit
geldi. O an insanüstü bir gerçeğe tanıklık edeceğimi düşünmemiştim.
Kemaliye'ye yaslanıp, Karanlık Kanyon'un sol yakasından iki minibüsle
ileri atılır atılmaz, uzunluğu 8500 metreyi aşan yolun içinde bulduk
kendimizi. Farlarımızı yaktık. Nefeslerimizi tutup yüreklerimizi bıraktık.
Bu nedir? Sevgili rektörümüz Heykeltıraş Rahmi Aksungur, ön koltukta
oturan Van YYÜ Rektörü Yücel Aşkın'ın omzuna dokunup şuna benzer şeyler
söylüyor olmalı: "Hocam, heykel dediğin, kayayı dış yüzden işleyerek
yaratılır. Taşyolu'nu yapanlar, kayayı içerden oyarak yaratmış. Dev bir
içsel heykel bu!"
TAŞ YOLU: KAVUŞMA YOLU
Görmeyenler anlayamaz. Kilometrelerce uzunlukta, yüzlerce metre
yükseklikteki kanyonun gövdesine, dış yüzeye yakın bir noktadan giren yol,
kayanın içine bir girip bir çıkıyor. Kumaşın kenarlarını teyellemek gibi.
Nasıl iplik biraz içten biraz dıştan yol alırsa, burda da yol öyle.
Böylece Kemaliye-Ankara-İstanbul arasını 220 km kısaltan Taşyolu, toplam
4722 metre içerden tünellerle ve toplam 3798 metresi dışardan olmak üzere
kendini hesret çeken gönüllerin hizmetine sunuyor. Çünkü bu yol, Yücel
Aşkın Hoca'nın deyimiyle eşeni bekleyen bir kadının, "Şirin'in açtığı
yoldur!" İnsanoğlu dağları niçin yarar? Kayaları niçin kesip yol eder.
Ferhat ile Şirin'i yaşatan güç, birbirine "kavuşma" arzusu değil midir?
Yani bu yol ayrılık yolu değil, sevgililerin "Kavuşma Yolu"dur! Bu yolun
adı "Kavuşma Yolu" olsun! Kemaliyeli dostlara öneriyorum. İçerde ve
dışardaki Kemaliyelileri de bu yolun yapım seferberliğinde birbirine
kavuşturduğu için!
YABAN KEÇİLERİ KORKMAZ
MSGSÜ Öğretim üyesi Firdevs Hanımla (Gümüşoğlu) minibüste yanyana
oturuyoruz. Ama o cam kenarını tercih ediyor. Heyecanı seçiyor yani!
Aracımız tünellerin dışındaki yollardan geçerken, cam kenarındaki
koltuklarda oturanlar kanyonun dibine yukardan bakıyorlar. Firdevs Hanım
elindeki fotoğraf makinesini karşı kayalara, aşağlara çevirip şakır şakır
çalıştırıyor. Bazen yüreğimiz ağzımıza gelir gibi oluyor. "Korkmuyor
musunuz?" diye bakıyorum yüzüne. Hocahanım parmağıyla karşıya yaslanan
yüce kayaları gösteriyor, "Bak bak şunlara bak! Onlar korkuyor mu?"
Gösterdikleri, Karanlık Kanyon'un yamaçlarında zıplayarak, art arda giden
(biri en arkada giden yavru), üç dağ keçisi. Bir görünüp bir
kayboluyorlar. Vay be! Kayaların üzerinde yaban keçileri, öyle mi?! Evet!
Kadim çağların varlıkları, tıpkı mağara resimleri gibi. Bize neyi
anlatmak, neyi anımsatmak istiyorlar?
KIŞ ÜZÜMLERİ VE ATLAR
Taş Yolu'nu akşamüstünün gizemine bırakıp yuvamıza dönüyoruz. "Gel, ben
sana kış üzümlerini ve atları anlatayım" diyor Abdullah Ataman. Ne
zamanların söz ustası olduğu sözcükleri ağzında kutsamasından belli. Üzüm
sandıklarının yanını yürüyoruz. "Kış üzümü, sonbahara doğru evlerde,
kilerlerde hevenk dediğimiz bir şekilde tavana asılır. Kış boyunca orada
asılı kalır. Altından hava geçer. Mayıs ayına dek, canınız üzüm çektiğinde
bir salkım indirir yersiniz." Peki atlara ne oldu? "Hiç sorma. Bir han
vardı, atlar için. AB sürecinde o da kapatıldı. Şu anda Kemaliye'de han
yok. Atlar burada kirlilik yaratırmış. İşe bak!"
HER ŞEY SULARA BAĞLI
Dağların belini geçip göğsüne dek çıkan cevizlikler, bademlikler, sonsuz
bağlar. Elinle çizmişsin gibi bir noktada son buluyor. Dağ bağların
içinden fışkırmış gibi göğe yükseliyor.
Şapkanı tutmadan doruğuna bakamazsın. Arkadaşım Cebrail Uludağ diyor ki:
"Her şey sulara bağlı. Dağın yamaçlarındaki bu ağaçlı örtünün bu kadar
faal olmasının sebebi dağın arkasındaki yaylalardaki kar sularının, dağın
alt sevyelerinde ortaya çıkmasından kaynaklanıyor. Suyun çıkma
noktalarından başlayan harkların yapılması önemlidir." Şu Kemaliyeliler,
Kemaliye'yi anlatırken sözleri su gibi akıp gidiyor. Söz ve Su uygarlık
demektir.
ERZURUM'DAN GELDİLER
Elinde fotoğraf makinesiyle taşları, büyük bir imanla tek tek yoklayan şu
genç adam kimdir? Peki yanındaki kim? Neyi arıyorlar buralarda? O,
taşlarla konuşan, Türkoloğ Cengiz Alyılmaz'dır. Yanındaki, meslektaşı
bilimadamı Osman Mert'tir. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nden gelmişlerdir.
Bilmenin, bilimin, merakın neşesini yüzlerinde görürsünüz. Birden bir
demirci dükkanında buluyoruz kendimizi. Kemaliye'nin ermiş demircisi
çalışıyor. Cengiz hoca yerinde duramıyor. Doğu Perinçek'e bir şeyler
söylüyor. Rastlantıya bakın, ustanın demire işlediği motiflerin aynısı,
Cengiz Hoca'nın çantasındaki kitapta var. Çıkartıp gösteriyor. "Bu
motifleri nereden aldınız?" diye soruyor. Usta sakin, "Bunlar her zaman
vardı, bizimdi," diyor. Cengiz Hoca demirciyi, biraz sonra başlayacak
konferansına davet ediyor." Usta, "Hayır gelemem!" diyor. "Reklam olur!"
Onu orada, çarşı içindeki dükkanında bırakıyoruz. Övülmeyi, belirlenmeyi
sevmiyor. Ben de adını yazmayacağım. O, beynine işlenen beşbin yıllık Türk
motiflerini, demirleri keserek yeniden yaratmayı nice yıl sürdürecek. Biz
hızlanarak konferans salonuna ulaşıyoruz. Kemaliye'deki mağara ve kaya
resimleri üzerine nefis bir konferans veren bu iki kültür fedaisini,
kendilerini taşların sırlarına adayan bu genç bilincileri unutmayacağım.
KAPIDA ÇİFTE TOKMAK
Bunlar, bu demir kakmalarla, kabaralarla işlenmiş geniş, yüksek ahşap
kapılar birer el yapımıdır. Karşılaştığınız zaman önce o, size kendi
kimliğini gösterir, sonra sizinle tanışmak ister. Kanatlarını aralar.
İçeriye buyur eder. Hepsinin özel kimlikleri vardır. Doğum tarihleri,
soyları sopları bellidir. İnce işlemeli demir aynalıkları, çifte kilitleri
ve çifte tokmaklarıyla, onlar insana hizmetin en yüce bilinciyle
yaratılmıştır. Kadın ve çocuklar için ayrı (daha aşağıda), erkekler için
ayrı kapı tokmakları, ayrı sesler çıkararak, eve gelen konuğun kimliği
hakkında evsahibini önceden uyarıyor. Kapıyı çalan kimdir? "Dön gel ağam
dön gel. Gel de gene git!"
EVİN İÇİNDE TAŞ RIHTIM
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Arkeoloğ Sinan Kılıç Belediye
Başkanı Mustafa Haznedar'a soruyor: Bu döşemeye 'rıhtım' diyorsunuz, öyle
mi? "Evet" diyor Başkan. "Peki. Tavanın üstünde de rıhtım var mı?" "Var"
diyor Başkan. "Kavcin dedeğimiz bir cins killi toprakla, su geçirmez bir
döşeme yapıyoruz." Kemaliye Konaklı, Apçağa köyünden evli serbest Mimar
Eray Parlakkaya sözü alıyor: "Benim işim bu eveler. Çekül'de ve UNESCO'da
tanıtımlarıyla uğraşıyorum... Bakın bu çeşme Dayıağa çeşmesi. Dayıağa
demek vaktinde, hudud boyunda olan bey anlamına geliyor. Hudutun dayısı.
Çok varlıklıymış. Katır yüküyle altın getirmiş. Bu çeşmeleri yaptırmış.
Buraya gelirken dayan, demiş, dayan Eğin Dayıağa geliyor. O katır yüküylen
altınlar bitmiş bunları yaptırırken. Eğin dayandı ama Dayıağa dayanamadı,
demiş!"
MEDRESE'DE KEŞKEK
Kemaliye merkezdeki meşhur Değirmenin sol yanındaki taş merdivenlerden çık
Yukarda bütün muslukları gece gündüz açık (Burada su bol) tarihi camiye
varmadan, sol koldan taş kemerli kapıdan geçip eski Medrese'ye gir. Bu
öğlen, buradaki özel lokantada bize keşkek ikram edilecek. Heyacanlıyım.
Kemaliye'nin meşhur yemeği keşkeki, Enver Gökçe'nin bir şiirinden, sadece
yemek adı olarak biliyorum. Keşkek'in baldan daha değerli olduğunu o şiiri
okuyunca anlamıştım, tatma zamanı bugüne nasipmiş. Uzunca bir yer
masasının alçak iskemlelerine oturuyoruz. Masanın baş kısmına buyur
edilen, yeni kaymakam Yasin Özcan Bey de bizimle, her fırsatta gülümsüyor.
Dinlemeyi seviyor. Kemaliyeliler, genç kaymakamlarından, Milan Çayı sorunu
başta olmak üzere, çok şey bekliyor. Biz, Keşkeklerimizi bekliyoruz. Nefis
sebzeli çorbadan sonra keşkek geliyor. Herkesin önüne birer geniş tabak.
Orada öğreniyorum ki keşkek, et ile darının dövülmesiyle elde edilen
malzemeden yapılıyormuş. Yanında pirinç pilavı ve ortada kızarmış et
parçası. Ardından cevizli burma ve gelsin demli çaylar.
BİZİM BAĞDA DURALIM
Yeryüzünde kendine bir yer beğen! Beğendim. Neresi? Apçağa! Bir yer daha
beğen! Tamam, bir yer daha beğendim. Neresi? Apçağa! Oranın defterine
adını yazdır! Adım zaten yazılıydı. Parlak gözlerini sevdigüm ağam,
geldiğini duymuşum, hatta burdan gelip geçtin, seni görmüşüm. Gezmişsin,
yemiş içmişsin, yatmış uyumuşsun. Ben de yaşlı bir bağım. Eski günlerim
yok, ama solgun hatıraları taşırım hala bağrımda, onlarla yaşarım bilmez
misin? Siyah renkli minibüsün içinde Otelimize doğru çıkıyoruz. Ne
olduysa, birden Doğu Ağabey, "Arkadaşlar" dedi, "Bizim bağda duralım!"
Bağın önünde durduk. İşte burası. Araçtan iniyoruz. Yolun üst yanında, güz
ağaçları arasında yükselen çok katlı bir konak. Buranın oğluyum ben.
Fotoğraf makinesi elini çabuk tutup, çocuğun ve evin ve dünyanın en güzel
bağının remini çekiyor.
GELECEĞİM AĞABEY
Yıl kaçtı? 1978 mi, 1979'mu? Cağaloğlu'daki Ata Han'da, Doğrultu
Dergisinin yazıhanesindeyiz. "Panzerler üstümüze kalkar" matbaadan gelmiş.
Kitaplar masanın üstünde. Masanın önünde üç kişi oturmuş çay içiyoruz.
Baştaki Çit köyünden şair Enver Gökçe. Kitap onun kitabı. Diğeri kitabın
yayıncısı: Mehmet Ergün. Türk edebiyatını en iyi bilen birkaç adamdan
biri. Bir de Enver Gökçe'nin sevdiği bir genç adam, şair. Enver Ağabey'in
o gün orada, duruşundaki heykelden, Türk şairinin nasıl bir adam olduğunu
anladım. Mutlu oldum. Cesaretim, bilincim arttı. Kemaliye Çit köyünden
Enver Gökçe! "Bizim oraları seversin Hüseyin Haydar!" derdi. "Geleceğim
Ağabey" derdim. Otuz yıl sonra Gökçe'nin köyündeyim. Köylüler, Milan Çayı
kavgasını yiğitçe yürütüyor, Ulusal Kanal'da yanlarında. İşte şu anda Çit
Köylüleri, İşçi Partisi Başkanı'nın çevresini kuşatmış. Bu buluşmayı ve
Enver Gökçe için Çit Köylülerinin kurduğu müzeyi, hayranlık duyduğum o
sevgiyi başka zaman genişçe anlatacağım.
DAĞLAR KİLİTLENİNCE
Akşam kapanıp da Kemaliye dağları kilitlenince, otelimize dönüyoruz.
Ağızlarımıza birer türkü akidesi alıp masalarda oturuyoruz. Tarçınlı,
güllü, üzümlü, narlı, elmalı akideler ağzımızın içinde, dilimizin
çevresinde yavaş yavaş erimeye başlıyor. Bir Tamburla bir Ud da karşılıyor
bizleri: "Türkühanemize hoş geldiniz." Olgun bir Klarnet öne çıkıp ciddi
ciddi uyarıyor konukları: "Bakın, demediler demeyin sonunda. Ezgilerimiz
ipek gibi yumuşaktır, kolay içilir, ama etkileri yüksektir, serttir.
Dikkatli olun ağalar ha, savrulursunuz."
MÜZİĞİN KANATLI ATLARI
Bütün çalgılar, gönül uyaran bir açılışa aynı anda giriştiler. Ayin
başlıyor demek. Çok geçmeden, nağmelerin büyüsüyle, meclis, biraz yerden
kesilip yükseliyor. Besteci Sarper Özsan'a eğilip soruyorum: "Hocam,
kanımıza yavaş yavaş karışan şey nedir?" Sarper Hoca."Valla" diyor,
"Ağlatıcı bir şey olsa gerek. Bu tür müzik beni hep ağlatır!" Dur-mur,
demeye kalmadan, müziğin kanatlı atları bizi sağrısına aldığı gibi tarihin
içine bin yıllık bir dalış yapıyor. Şama, Şamana varıp geri dönüyor.
Dizlerinin üstündeki uduyla bütünleşmiş bu müzisyen kimdir? Abdullah
Er'dir o. Buralı bir divanedir. Bakın, müziği omuzlarıyla algılıyor sanki.
Vücudu müziğin içinde yüzüyor, müzik vücudunun içinde. Konuştuklarımızı
duymuş gibi bize doğru bakıyor, Abdullah Er. Yüzünün tamamıyla tebessüm
ediyor. "Korkmayın, bir şey olmaz," anlamında da kaşlarını kaldırıp başını
hafif geriye yatırıyor.
TURFAN'A GİDİP GELDİM
Ama, ayin sizi kontrolüne almıştır artık. Bundan kurtulamazsınız. Kadife
makamlar, ipek besteler, gölgeli buğulu sesler, sitemler, dualar,
beddualar, yakarılar, yiğitlenmeler, kara sevdalar, uyuyan sunalar, yari
uyaran horozlar. Bu mecliste dağın taşın, insanın çığlığı, iniltisi,
neşesi, alayı benliğinizi sarıyor. Özden tesislerinde ışık hızıyla
Turfan'a gidip dönüyorum. Harput'tan, Kerkük'ten geçiyorum. Yukardan bir
bakıyorum ki: Türküler dört yandaki dağların yarıklarından akıp Eğin
havuzuna doluyor. Burada mayalanıyor, çırpınıp köpürüyor, sonra
dinleniyor, arınıyor ve en sonunda damıtılılıp el değmeden temiz gönül
şişelerine dolduruluyor. Biz de gönül şişemizi ağzına dek doldurup
kapağını kapattık.
UYGARLIK DAMGASI
Kemaliye'de taş yolları, taş belleri, engin bağları inip çıkarken, yüksek
evleri, çeşmeleri, camileri gezerken başınız döner. Bu başdönmesi, ne
dönüp durmaktan ne de dağların yüksekliğindendir, buradaki uygarlığın
yüksekliğindendir. Ey Eğin, ey adı ata yadigarı güzel Kemaliye, kabul
edersen, yine gelmek isterim sana, ruhumu sende yıkamak, arıdırmak için...
Derken, söz geldi dilin ucuna toplandı: Kemaliye'ye ben yine gelsem,
gülveren kayasına yüzümü sürsem, Adıgüzel Ağa derler ellerin öpsem, şiir
yazmış karataşın bağrına! Ve derken derken, sayılı gün tez tükendi,
ayrılık geldi çattı. Dostlarla ve evlerle ve çeşmelerle ve sularla ve
türkülerle vedalaşıp Eğin'in eğiminden yukarı vurduk. Biraz yükseğe
çıkınca, geri dönüp bu uygarlık ocağına bir kez daha baktım: Anadolu
taşına nakşedilmiş muhteşem bir kaya resmi. Hey gidi Kemaliye! Hey gidi
eşsiz uygarlık damgası hey! Kayalardan tahtına kurulmuş, dünyanın
hoyratlığına bakıp bakıp ne düşünüyorsun?
11 Kasım 2007
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder